Uyarı: Bu yazıda klozet üstü sefaları(!) anlatılır.
Soğuk bir şubat günüydü. Ankara/Saklıkent'te yapılar rock festivaline doğru yollanmıştık. Kar bir yandan, ayaz bir yandan. Ergenliğin ve sert görünme sevdasının verdiği artislikle incecik kıyafetlerle titrememizi ritmik sallanmaya dönüştürmüş sıramızı bekliyorduk.
Şimdi adını bile hatırlayamadığım grupları dinlemeye gitmişim, yalan! Amaç sadece 'hey dostum, buraların en sert kızı benim oh yeah' postasını koymaktı camiaya. Ergenlik işte...
Neyse efendim, o yağan kar yağmura döndü, ve süper alt yapıya sahip sevgili Saklıkent'in mazgalları tıkanıverdi. (Mekan bir apartmanın alt katında, oldukça geniş, sokak dekoru yapılmış, baya ciddi ciddi akanın dökülenin mazgallardan gittiği biryer.) Dışarda yağan şeyin ne kadar soğuk olduğunu dizime kadar yükselen suyun o kadar da masum olmayan hissinden anlamalıydım. Ergen işte, anlar mı, devam etti tepinmeye.
Ankaranın şubat ayazında, donuma kadar ıslanmış olarak eve dönmemin hediyesidir bugün ve bundan önceki 10 senenin klozet üstü sefa(!)ları...
Tom Hanks betimlemişti Yeşil Yol'da. Dikenli tel işiyorum, cam kırıkları işiyorum demişti. Az bile demiş.
Bu lanet hastalıktan, sistitten, o kadar bıktım ki, ciddi ciddi söküp atmak istiyorum bütün ürinal sistemimi. Gerekirse kablolarla gezer, torbaları doldurabilirim. Yeter ki 15 saniyede bir işemek istemeyim, ve her seferinde çığlık atmayım.
İçim çekiliyor, gözlerim kararıyor, midem bulanıyor. Kusmak üzereyken mesaneme saplanan sancı bir kez daha ayıltıyor beni, adrenalin nötrlenene kadar dişlerimi sıkabiliyorum, sonra yine hop mide bulantısı.
Hal böyle olunca, e bi de o kadar uzun kalınca tuvalette gecenin bir yarısı, sabah ezanını takiben apartman sakinlerinin tuvalet ziyaretlerini duyabiliyorsun. Uzuuuun uzun işiyor birisi, arkasından çığlık da gelmiyor, barış içinde ve belki de hala uyur haldeyken çekiyor sifonu... Kıymetini bilmeden, anın güzelliğini sindirmeden hop dönüveriyor yatağına. Oysa ki en fazla 3 metre altındayım, ve kıvranıyorum. Yapan var yapamayan var...
Doktora gitsene demeyin, o kadar usandım ki her gittiğim hastanede plastik bir bardağa acı içinde işemeye çalışmaktan, ya da 2 litre su içip zaten sızlayan mesanemin ultrason uzmanı tarafından hunharca sıkıştırılmasından. Sonuç? İki satırlık bir reçete ve 10 senedir şaşmaz bir şekilde aynı teşhis: Kronik Sistit.
Affınıza sığınıyorum, çok içimden geldi: Kronik sistite kafam girsin!
Çözemediniz şu işi, işeyememekten ölücem :/ O kocaman zenci, ağzından kelebekler saçarak ne güzel de alıveriyordu bütün derdi tasayı...