Saatler geçmiş, çıt çıkmamış ağzımızdan. Arada bir televizyona verdiği tepkilere dahil olmaya çalışıyorum ki muhabbet olsun, konuşalım diye, ses tellerim zayıflamış ki anlamsız sesler çıkarabiliyorum en fazla. Ama eller klavyede işliyor, iletişim kurabiliyor, yazabiliyor. İki metre ötesinde her akşam yatağına girmiyor diye sıkıştırdığı, terbiye etmeye çalıştığı sevgilisi var, onunla konuşmuyor da, bilgisayar ekranında, uzaklarda ya da yakınlarda birilerine yazıyor da yazıyor, anlatıyor da anlatıyor.
Mutfakta buldum kendimi, sıkıntım taşmış da bulaşık makinesine vermişim kendimi, temizler, kirliler. Mutfak havlusuna burnumu siliyormuşum. Komiktir ki düşünsel olarak bulaşık makinesiyle dertleşmişim, yine ses çıkarmadan. İçimi dökmüşüm de rahatlamışım da ağlamışım bile. Ne güzel de dinliyor biliyor musunuz? Hele o pervanesi yok mu, nasıl da hüzünlü duruyor orda.
Annemi de yakalardım böyle mutfakta gözleri benden saklamaya çalıştığı yaşlarıyla dolmuş da, şişmesin diye taşırmamış. Boğazındaki düğümleri nerdeyse dışarıdan görebilirdim. O zaman anlardım ki yine babam, yine unutmuş annemin insan olduğunu, yine hatırlamış annem insan olduğunu mutfakta, bulaşık makinasının içinde, mutfak havlusunun başında.
Hala kulaklarımda çınlıyor ‘dikkat et, sakın annen gibi bir kadın olma, hayatı zindan edersin’ dediğin. Nasıl da oturmuştu içime, hala oturduğu yerde duruyor. Annem gibi, insan, olma. Oysa annemin ‘gibi’liği senin de çok benzediğin babam yüzünden çıkmadı mı? O da istemez miydi ‘iletişim’ kurabildiği, kapıdan içeri giren herkesin mutluluğu hissedebileceği bir ev? İsterdi tabi ki. Ben de istiyorum. Onun için çok geç, de, benim için hala erkenken neden kendimi mutfakta döktürürken buldum? Self healing işte, annem gibi olmuşum hay bin kunduz(!)
Sıkı dur, asıl saçma olan kısmı geliyor işin. En çok ben biliyorum bundan iyi bir şey çıkmayacağını, bunun hayal ettiğim o güzel, huzurlu, beyaz gri siyah dekorlu mutluluğa ulaşmayacağını. Ve evet, annem de sık söylerdi bunu: ‘kızım bana iyi bak, ben dünyanın en gerizekalı kadınıyım.’ Öyle değilsin anneciğim, sen dünyanın en sevgi dolu ve en sabırlı kadınısın. Bak nasıl da pay çıkardım kendime. Neymiş öğrendiğimiz: azze, annesinin tıpkısı, önce en gerizekalısı, sonra en seveni, en sabırlısı.
Sabrediyorum, benim beynimdeki fotoğraftan silinmedin hala. O siyah beyaz gri evimizde senin için sofra hazırlıyorum ben o fotoğrafta, mükemmel bir sofra, kırmızı olan tek şey tutkumuz ve şarap.
Varsın olmasın da, ben yine de biraz daha bakayım o fotoğrafa? Biraz da bununla mutlu olayım?
Canım bulaşık makinası, seni de seviyorum, valla!