7 Haziran 2010 Pazartesi

Saklı kalmış sanatçı ruhum açığa çıkıyor, amanın!

Zamanında annemlere çok kızıyordum, içimdeki gizli yeteneği keşfedemedikleri için.

Benden de pek ala dansçı, tiyatrocu, fotoğrafçı, müzisyen, şarkıcı falan olabilirmiş ama yönlendirmemişler efendim.

İş hayatına atılana kadar 5 kişiden kalabalık grup varsa konuşamıyodum, kalıyodum öyle mavi ekran verip.  Bitirme tezimi sunarken sakinleştirici ilaç almıştım, doktor tavsiyesi ile, o derece panik yapıyordum. Aylarca prova yaptığım grupla beraber çıkmam gereken bahar şenliklerinde öyle bir sıvışmıştım ki kulisten, aklınız şaşar.

Sonra üniversite bitti ve son sınavımdan 4 gün sonra (çok şanslıyım itiraf ediyorum) hayalini bile kuramayacağım bir firmada çalışmaya başladım. Ar diye bir damar varsa işte burda çatladı patladı. Mecburen, benim iki katım yaş ortalamasına sahip 20-50 kişilik gruplara eğitim vermeye başladım. İlk günlerim aklıma gelince hala kendime kahkahayla gülüyorum içimden. Çok marifetli ses tellerim varmış benim, ama beyinden bu tellere giden komutlarda oluşan bir iletim hatasından olsa gerek, ağzımı açıp da çıkarmayı planladığım kelimeyi ben değil de cher'in autotuned versiyonu seslendiriyormuş gibi oluyordu. Bi çatlak, bi dalgalı. Te allaam :)

Gaziantep'deydim. Yine eğitim veriyordum. Bir an bütün dünya durdu, sahnedeyim, üzerimde ışıklar, arkamda projeksiyon yansısı, elimde hava durumu spikeri çubuğu, ve önümde 200 kişi. Hepsi pür dikkat beni dinliyor, yaşlı başlı, takım elbiseli adamlar, elleri çenelerinde hmmm diyerek pür dikkat dinliyorlar. Daha genç olanları harıl harıl not tutuyorlar. Benim ağzımdan çıkanı. Benim söylediğimi. Assolist olmuşum lan bildiğin :) O kadar hoşuma gitti ki bu duygu, resmen seviyormuşum ya ben herkesin önünde olup da dikkat çekmeyi. Belki de yılların sinikliğinin verdiği özlemle sevdiğimi sanıyorum, şu an bundan emin değilim zaman lazım.

Neyse efendim, bu geç keşfedilen ve çok tatlı gelen 'assolist'lik duygusunun ağır bastığı geçtiğimiz cuma akşamı, arkadaşlarla toplanıp kareoke bara gittik. Sahne ve mikrofon ikilisi ile ilişkim eğitim, seminer vermek ve sunum yapmaktan öteye geçmemişti. Şimdi bir de şarkıcılığımı deniyecektim.
Sistem çok güzel, üst kat yerli şarkılar, alt kat yabancı şarkılar. Ortada bir masa var, üzerinde iki mikrofon. Bardaki ve masalardaki klasörlerden seçtiğin şarkıların kodunu yazıp vj kişisine veriyorsun, o da senin için sıraya koyuyor seçtiğin şarkıyı. Sıran gelince televizyonun karşısına geçip başlıyorsun söylemeye :)

Allahım o ne eğlence, metallicalar nirvanalar mı söylenmedi, michael jacksonlarda rezil mi olunmadı, üstüne christina aguilera spitney bears falan, wohooo kültür şoku.

Aslına bakarsanız kimse rezil falan olmadı -ki bence olayın güzelliği de bu zaten- herkes gayet amatördü ve alkolün etkisiyle aslında türkiyenin en iyi ses sanatçısıydı. Tek bir acı gerçek vardı aslında ne olduğunuzu yüzünüze tokat gibi vuran, bar çalışanlarının yüzündeki ifade! Dünyanın en zor meslekleri arasına girer mi, girebilir.
Ertesi akşam da dünyanın en iyi dansçısıydım, ama buna alışık olduğum için yazma gereği duymuyorum :P

Hadi bakalım, kalın sağlıcakla!