Çok eski zamanlarda, çok uzaktaki bir ülkenin uçsuz bucaksız ormanların ortasındaki devasa sarayın en yüksek kulesinde güzeller güzeli, alımlı mı alımlı, akıllı mı akıllı efendim, aman evlere şenlik, neşe kaynağı, ipek saçlı, kiraz dudaklı, ay bakmalara doyamadığın, tüm ülkenin hayran olduğu pamuk şekeri gibi bir prenses yaşarmış.
Ülkenin kralı; dünyalar güzeli, papatyalar kadar narin, kuğu kadar zarif kızını ayda bir kez, muhafızlar eşliğinde saraydan dışarı çıkmasına izin verirmiş. Çünkü kral, bitanecik kızının ormandaki tehlikeli aldatmacalara kanacağından çok korkarmış.
Dünyadaki herşeyin sarayın bahçesinde olduğu gibi saf ve zararsız olduğunu düşünen prensesimiz efendim, iple çekermiş dışarı çıkacağı günü. Muhafızlarla bile olsa, özgürlüğüne kavuştuğu günlerde çok mutlu olurmuş, balerin gibi parmaklarının ucunda zıplayarak gezermiş çiçeklerin arasında. Daldaki kuşu, ağacın dibindeki tavşanı, kovuğundaki sincabı, yapraktaki tırtılı, hepsini ayrı ayrı selamlarmış.
Muhafızlar kraldan aldıkları emre göre prensesle beraber hava kararmadan saraya dönmek zorundaymış. Güneşin batmasını bu yüzden hiç sevmiyormuş prenses. Ama babasını üzmemek için de istemeye istemeye dönüş yoluna koyuluyormuş hiç ses çıkarmadan.
Saraya ulaştığında bütün günün yorgunluğuyla karnı öyle bir acıkıyormuş ki, yufka yürekli kral baba sarayın bütün mutfağını prensesin önüne seriyormuş. Hizmetkarlar dumanı üstünde leziz yemekleri bir bir getiriyormuş prensesin önüne. Prenses hepsinden azar azar yiyip doyuruyormuş karnını, ama hiç mutlu olmuyormuş bu leziz yemeklerden. Sonra kulesine çekilip bir sonraki özgürlük gününü bekliyormuş.
Aradan bir ay geçmiş, prensesimizin efendim özgürlük günü gelmiş yine. Gün aydınlanmaya başlar başlamaz en güzel kıyafetlerini giymiş, ipek saçlarını özenerek taramış, bembeyaz yüzüne koruma faktörlü kremini sürmüş, kulesindeki odasından sarayın kapısına doğru yola çıkmış. Muhafızlar da hazır bekliyormuş, hemen almışlar prensesimizi, ormana doğru yollanmışlar.
Tırtılla selamlaşmış, sincabın hatrını sormuş, kuşun gagasını sevmiş. Her çiçeği tek tek koklamış. Saatler geçmiş, saraya dönme saati gelmiş. Prenses bir bakmış, muhafızlar koca çınarın altında kestiriyor. Allah demiş, fırsat bu fırsat, hiç uyandırmayım bunları biraz daha takılayım.
Sessizce uzaklaşmış yanlarından, parmaklarının ucunda. Biraz yürüdükten sonra bir ağacın altında kendinden geçmiş bir şekilde elindeki ekmeği yiyen birini görmüş. Masmavi atını otlamaya bırakmış, uzun boylu uzun bacaklı, güçlü kuvvetli, kaslı adaleli bir prensmiş bu. Komşu sarayın prensi. Prenses o an aşık olmuş prense. Hemen yanına gitmiş, saçlarıyla oynayarak gözlerini süzerek en sevimli yüz ifadesini takınarak 'merhaba' demiş prense. Prens hiç oralı olmamış, o kadar şuursuz bir şekilde yiyormuş ki elindeki ekmeği. Prenses merak etmiş, karnı da çok açmış. Sarayda hiç görmemiş böyle bir yiyecek. Hiçbir yiyeceği de böyle zevk alarak yememiş prenses.
Tam prense ne yediğini soracakmış ki, arkadan tangır tungur zırhları birbirine çarparak koşan muhafızlar yetişmiş ve güneşin batmasına iki dakika kala prensesi apar topar saraya götürmüşler.
O akşam prenses babasına gördüklerini anlatmış. Babası hemen kükremiş ve muhafızları çağırmış, bir temiz fırçalamış onları, muhafızlar ühüü diye ağlayarak gitmişler. Sonra kral prensese hava karardığında ormanın tehlikeli aldatmacaları konusunda bir kere daha uyarmış. 'Güzel kızım, zarif kızım' demiş, 'Hava karardığında ormanda zehirli yiyecekler satan kötü cadılar boy gösterir. Eğer onların sattığı yiyeceklerden yersen böyle g.t göbek olursun, etlerin sallanır, kuleye sığmazsın, çok tehlikeli aman ha' demiş.
Üzgün üzgün odasına dönmüş prenses. 'Ne olur ki' demiş kendi kendine. 'Hayvanlar gibi yesem onlardan, etlerim sallansa ne olur ki, babam zengin nasıl olsa, 54 seans kavitasyona gönderir beni'. Günlerce kaçış planları yapmış. Muhafızları uyutacak iksir tarifleri aramış sarayın kütüphanesinde.
Yine birgün kara kara düşünürken kulesinin balkonunda, mavi atlı yakışıklı uzun boylu uzun bacaklı prensi görmüş aşağıdaki yolda. Yine aynı şeyden yiyormuş prens kendinden geçmiş bir şekilde. Prenses bağırmış kuleden aşağı 'huhuuu' demiş 'yakışıklıııı, ne yiyorsuuun?' Prens cevap vermiş: 'kifte ekmek ya, şu aşağıda yol ayrımında bir amca satıyor küçük bir arabayla' demiş. Prenses o yöne doğru baktığında yükselen ince dumanı farketmiş, kokuyu almak için açmış burun deliklerini ama nafile.
Yalvarmış prense, lütfen demiş, beni götür oraya, ben de köfte ekmek yemek istiyorum. Prens de tamam demiş, o akşam için sözleşmişler. Hava kararır kararmaz kulenin merdivenlerinden sessizce inmiş prenses, ana salondan gölgelere saklana saklana geçmiş, mutfaktan hayalet gibi süzülmüş ve kilerin penceresinden dışarı atlayıvermiş.
Prens almış prensesi atının arkasına, deh demiş. Dört nala gitmişler yol ayrımındaki köfteciye. Prens sipariş vermiş: 'iki yarım yap usta, bol soğanlı olsun, cin biber de varsa, yanına iki de ayran'. Siparişler gelmiş, prensesin gözleri devrilmiş yerken. Bir çırpıda bitivermiş araba köftecisinin yaptığı yarım ekmek arası araba köftesi. Prens demiş ki, sen bir de kraliyet olimpiyatlarında gör burayı, yol boyu köfte arabaları, adana urfa arabaları efendim kokoreç arabaları sıra sıra oluyor demiş. Prenses doyamamış lezzete, hayvanlaşmış resmen, ağzındaki lokması bitmeden 'ustaaah bi yarım dahaaa' diye bağırmış.
Sonra yine aynı yoldan, kilerin penceresinden mutfağa, mutfaktan ana salona, ana salondan kulenin merdivenlerine ordan da odasına girmiş sessiz sessiz ve ömrünün en mutlu uykusunu uyumuş.
Ertesi sabah uyandığında en güzel elbiselerinden birini seçmiş dolaptan, giymiş üstüne. Zar zor kapatmış fermuarını. Ama vazgeçememiş köftenin lezzetinden, her gece kaçmış prensle. Sonra anlamış hanyayı konyayı, adı olmuş dombili prenses...
Gökten üç elma düşmüş, prenses onları da yemiş.
Ama prens hep fitmiş, taş gibiymiş.
///Yarebbim kimsenin canını araba köftesi çektirmesin, onlara çeyrek ekmekle doyacak nefis versin, o arabalı köfteciyi arayıp bulup götürecek dünyalar yakışıklısı sevgili de versin. Amin.
Seviyore sizi, kalın sağlıcakla...