Elif,
Funda ve Aysun'un ablası.
3 çocuklu bir ailenin başına gelebilecek en hayal edilemez olay.
Bir bayram arifesi akraba ziyaretinden evlerine dönmek için atlıyorlar şehirler arası otobüse. Anne ve babalarının hemen yanındaki sıraya oturuyor Elif ve iki kardeşi.
Uyandığında Elif'in gördüğü manzara hiçbirşeye benzemiyor. Bütün otobüs paramparça, camlar kırık,... Bir tek onların oturduğu koltuğa birşey olmamış, 3 kardeş de sapasağlam. İlk şoku atlatınca kırık camdan dışarı atlıyor Elif, Aysun ile Funda da peşinden. Şöyle anlatıyor gördüğü manzarayı: 'Bir kilometre boyunca sağa sola saçılmış el, kol, bacak ve hatta kafa parçaları.' Annesini tanımış fıstık yeşili bluzünden, gidememiş yanına. Babası otobüsten ağır yaralı kurtulmuş. Hastanede hemşire saat, cüzdan ve telefon defterini vermiş de Elif'e, ara demiş akrabalarını, baban öldü.
Ne kadar yalın, ne kadar buz gibi bir olay. Uyuyorsun, uyanıyorsun, annen paramparça, baban hastanede ölmüş.
Bir şekilde tutunuyor hayata kızlar, birbirlerine kenetleniyorlar. Hepsinin zeka seviyeleri de ortalamanın üstünde. Funda, ODTÜ Bilgisayar Mühendisliğini tek tercih geçiyor üniversite sınavında. Bir iki puan farkla kaybediyor, yerleşemiyor bölüme. İşte bu olaydan sonra bir haller oldu diyor Elif, Funda için. Bir süre sonra iki küçük kardeşe paranoid klinik şizofreni teşhisi konuluyor.
Elif evleniyor bu arada, belki de destek istediği için. İki de bebeği oluyor. Biraz sarhoş olunca bir hata çocuk yapmam bir hataydı dese de, film boyunca görüyorsunuz zaten ne büyük fedakarlıklar yaptığını. Daha ne kadar tepe taklak olabilir ki bir insanın hayatı diye sorduğunuz an karşınızda gördüğünüz tablo şu: Alkolik ve sürekli şiddet uygulayan bir koca, 1 yaş arayla doğmuş iki bebek, özel bakıma muhtaç olan şizofren iki kardeş.
Buraya kadar yaşanması mümkün olamayacak bir kurguyu izler gibiydim. Ne zaman Elif'in kızı 14-15 yaşlarında yazdığı günlüğünü okudu, o zaman yerle bir oldum. 'İşe gidip para kazanmasını engellemeyecek ölçüde, ama canını en çok acıtacak profesyonellikte dövüyordu annemi' diyor babası için. Beş yaşlarındaymış annesine ilk pansumanı yaptığında. Bütün mal varlıkları eritmiş bu adam, çekip gitmiş sonra. Elif, iki bebesi ve iki akıl hastası kardeşi kalakalmışlar ortada.
Hikaye o kadar acı ve o kadar gerçek ki. Yaşatması gereken 4 can olduğu için elinden geleni yapıyor Elif, pavyonda çalışıp cilvesini satmak da buna dahil.
Bu hikayeyi Yasemin Alkaya filme almış. Hem Türkiye'de hem de başka ülkelerde birçok festivalde gösterime girmiş. İzlerken içinde kayboluyorsunuz mekanların, sanki çekim ekibi orada değil, sanki görünmez olmuşunuz da bizzat yaşıyormuşsunuz gibi herşey. Belki de Alkaya'nın bu başarısı yüzünden bu kadar ağladım, bilinmez.
Aklın, huzurun ve yaşama isteğinin çok ince dengelerle korunduğunu görünce korktum gerçekten. Nasıl kazandığımızı bilmediğimiz bu değerlerin bu kadar çabuk bozulabileceğini anlamak; Elif gibi 'yaşam arsızıyım ben, inadına yaşayacağım' diyebilmek için izlenmesi gerek bu filmin.
http://www.yasamarsizi.com/
Seviyore sizi, kalın sağlıcakla!