Ne gemiler yaktım zamanında,
'Gemi yakıyorum ben şu an' bilinci ile değil de daha çok gençliğin verdiği cesaret/cehaletle.
Genelde insan ilişkileri üzerineydi bu yakılanlar. Durduk yere kimseyle sorun yaşamıyordum ama hiç sebepten ilişkiyi huzursuz platforma taşıyan herkesi de tek kalemde çıkarıyordum hayatımdan. Sorgusuz, sualsiz. Tolerans göstermeksizin.
Son gençlik yıllarımda acıyla karışık farkettim bu durumu. Etrafımda kayda değer kimse kalmadığı gibi, hayatımdan çıkardıklarım yığınının içinde değerli olabilecek insanlar da vardı. Belki de büyümeye başladığım gündür, geçmişe dönüp bakınca daha hoşgörülü olmaya karar verdiğim o gün.
Yıllardır böyle yaşıyorum. Canımı acıtan, üzen, kıran birçok insana karşı inanılmaz hoşgörülüyüm. Bıçak kemiğe dayanmadıkça ne rahatsızlığımı dile getiriyorum, ne de uzaklaşıyorum onlardan. Ama ilk gençlik yıllarımda öğrendiklerim hala cebimde, hoşlanmadığım kimseyi asla almıyorum hayatıma. Bir şans verip üzülmektense hiç şans verip duygusuz kalmak daha kolay benim için.
Hoşgörülü olmaya karar verdiğim son dönemde gönül işlerinde daha çok zorlandım. Artık '5 dakika geç kaldı', 'akşam uyumadan aramadı' gibi sebeplerden el sıkışıp ayrılmak yoktu çünkü. Biraz da ilişki yaşının olgunluğu ile alakalı sanırım bu durum, şu an tam bilemiyorum. Geriye dönüp de baktığımda yıllar önce tepki verdiğim birçok şeye şimdilerde iki saniyeden fazla zaman ayırmadığımı görüyorum sadece. Dönem dönem kendime yabancılaşsam da camdaki çiçeğimi, dizoşun patilerini, halının saçağını, perdenin pilesini sevecek enerjim bana kalıyor böylece.
Olması gereken de bu değil mi aslında? Kişiliğe saldırı olmadığı ya da karşılıklı saygı kaybedilmediği sürece ilişkiye devam etmek? Dönemsel kaprisleri, anlamsız gerginlikleri çözerek (ya da çözmeyerek ama umursamayarak da) bir sonraki güne uyanmak?
Diyeceğim şudur ki, arada bir egomu cebime saklamakla hiçbir şey kaybetmiyorum. Ama 'kıçımı ellerseniz' de olacaklardan siz sorumlusunuz! Bunu demiyordum gerçi, neyse.
Seviyore sizi, kalın sağlıcakla!