6 Aralık 2011 Salı

Doğurmaya gittik.

Hey!

Bir tatil günü neler yapabilirsiniz? En ilgincini, en ekstremini düşünün.

Biz bir doğuma şahit ve hatta yardımcı olmak için çıktık yola. Biliyorsunuz, doktor ya da hemşire de değiliz.

Neyse, gece 03.30'da başladı benim için hazırlıklar. Doğuma gidiyoruz ya, o yüzden önceden sterilize ettiğim özel antibakteriyel külotlu çorabımı giydim. Onun üzerine o gece döndüğüm seyahatin bavulundan çıkardığım kurşun geçirmez streç kot pantolonumu. Çelik ipliklerle güçlendirilmiş termal çoraplar çekildi dize kadar. Ninja usülü dik yakalı body'mi, üzerine plaza usülü dik yaka kazağımı onun da üzerine anne usulü yün kazağımı giydim, hepsinin üzerine de Hergeleciğimin hediyesi wind stopperımı.

Tüm bunları giydikten sonra halen hareket edebildiğimi farkettim. Demek ki eksik giyinmişim diyerek tamamlayıcı unsurları da üzerime geçirdim. Korumalı pantolonum, montum, botum, termal eldivenler üzerine motor eldivenlerim, kaskım. Boynuma da astım fotoğraf makinamı, atomu bile parçalayabilirdim artık.

Dedik ya, doğuma gidiyoruz diye, plan şuydu. Hergele, ben ve Burak, 4'te beşiktaşta buluşuyoruz ve gidiyoruz güneşi doğurmaya! Ver elini sahil yolu, ver elini Rumeli Feneri.

Yolculuktan gelip yorgun argın yatacağım, uykumu almadan hatta gün aydınlanmaya başlamadan uyanacağım ve doymayıp bir de içimin en ücra köşesine kadar titreyeceğimi bildiğim bir soğuğa çıkmak için hazırlanacağım öyle mi? Hayatta yapmam. Peh! Derdim.

Daha önce de binlerce kilometre yaptık Hergele'mle, ama bu seferki biraz daha farklıydı. Hem çok erken çıktık yola, hem de alışık olmadığım kadar uzun süre karanlıkta yol aldık. Yürüyerek bile girmeye korktuğum Ortaköy/Bebek trafiğinden eser yoktu. Keza direksiyonlarını NFS oynarmış gibi sürekli hareket ettiren sürücülerden de. O kadar sakin, o kadar huzurlu. Meğer ne güzelmiş Ortaköy/Bebek sahil yolu? Gündüz saatlerinde görmeye alışık olduğum bir manzarayla karşılaştım ve çok şaşırdım sahil yolunda. Kendi kendime sorarken deli miyiz bu soğukta ne işimiz var dışarda derken, onlarca balıkçı gördüm, oltalarını hazırlıyorladı. Gerçekten bu kadar erken mi geliyorlar yoksa o güne özel miydi bilemiyorum ama, bizi bu saatte motorun tepesine dikenle onları denizin kıyısına dizen aynı tutku olmalıydı.

Sanırım size alışıldığı bir gezi raporu yazamayacağım. Çünkü aslına bakarsanız çok da umurumda değil gezinin hangi saatinde kaçıncı kilometresinde yolun neresinde olduğumuz. Artçı olarak kaskın vizörü neyi görmeme izin verdiyse onu anlatacağım. Beşiktaştı başlangıç, boğazın girişindeki ilk köyün feneri ve kalesiydi ulaştığımız en uç nokta. O kadar uç ki şöyle düşünün, yatağınızda uyurken size ulaşan havayı dakikalar önce biz soluduk boğazın en başından. Üzüleceksiniz ama, en saf en temiz haliydi, belki biraz iyotlu. Hani gözünüzü kapatıp kokladığınızda az ilerdeki mangalda cızırdayan balıkları kendiliğinden hatırlatacak kadar iyotlu.

Cuma gecesi eğlencelerinin bitip de, insanların çakır kafalarla evlerine gitmeye başladığı saatte çıktığımız için yola, kahvaltı için ilk aklımıza gelen tüm mekanlar kapalıydı. Bu yüzden Sarıyer'e kadar ufak bir korkuyla gittik, saat henüz 5 olmamıştı ve bizim karnımız açtı. Neyse ki nöbetçi börekçi imdadımıza yetişti de doyurabildik karnımızı. Ayda belki bir bardak çay içen ben, öyle bir sarıldım ki börekçinin su bardağı ile servis ettiği çaya, sanki bildiğimiz rize çayı değildi de en yüksek dağın zirvesinden en bilge şamanın topladığı en sihirli çiçekten demlenmişti. Yudumladıkça ısınıyor, iyileşiyor, dinçleşiyordum. Çayın yanında götürdüğümüz poğaça ve börekleri anlatmayacağım bile...

Karnımız doyunca yine toparlandık, döndü teker. İstikamet Rumeli Feneri'ydi. Mis gibi orman havasını soluya soluya ulaştık hedefimize. Ama bir sorun vardı, henüz hava aydınlanmamıştı. Bilmem bilir misiniz ama, sokakta yaşamaya alışmış köpüş kardeşlerimizin çoğu, güneş doğana kadar kurt adam gibidir. Gece ve sokaklar onundur, ve o karanlıkta dünyayı korumak onların görevidir. Şakası yoktur, tuttu mu indirir. Bir de kafaları kocaman 3 insansı şekilli yaratığın kendilerinden büyük ve çıkardıkları gürültüyle tehdit unsuru oluşturan garip görünüşlü hareketli cisimlerle üstlerine geldiklerini görünce... Kaçınız... Güvenli bir yere sığınınız, bırakınız hava aydınlansın. Abartıyor olabilirim ama lanet olsun bu blogun sahibi benim ve istediğimi yazarım :)

Neyse, yakınmalarım Hergele ve Burak'ı ikna etmiş olacak ki Rumeli Feneri köyündeki koca çınarın yanında açık olan kahvehaneye dalıverdik. Saat henüz 6 olmuştu ve kahvehane sıcacıktı. E be amcacım, şimdi buranın bu kadar ısınması, ortalığın temizlenmesi, çayın hazır olması için 4'te yataktan kalkman gerekir. Hadi biz ve balıkçılar tutkuluyduk da, bu seninkisi neyin tutkusu inan anlayamadım. Ama iyi ki kalkmışsın da hazırlamışsın ekmek tekneni, ne güzel de ısındık. Karşı masada sabah namazını bekleyen bir dede vardı, gözü de televizyonda. Yüzündeki kırışıklıklara rağmen ifadesini yakalayabiliyordunuz. Bir şey izliyordu ve belli ki çocukluğuna dönmüştü. Çok duramadan sohbete katıldı zaten, eskiden ne kar yağarmış rumeli fenerine, aynen televizyondaki çocuklar gibi naylon torbalarla, leğenlerle kayarlarmış şu arkadaki yokuştan, benim yaşımdan çook daha fazla seneler önce. Vay be, anlat desem neler dökerdi. Ama demedim, çünkü 20 metre ötemizdeki caminin imamı görevine başlamış, köpüş kardeşlerimiz de korolarını kurmuşlardı. İmam okuyor, köpekler uluyor ve gün yavaştan aydınlanmaya başlıyordu. Yanımda asırlık çınar, karşımda yükselen cami, göremediğim bir yerlerde okuyan imam, ve ona eşlik eden köpekler. Hayal gücüm durmuyor işte, bir an gün aydınlanınca içeride çocukluğunu hatırlayan dedeyle birlikte kahvehaneci amcanın, kurtadam köpüşlerin ve diğer birkaç kişinin yok olacağını düşündüm. Çünkü onlar büyülü bir ortamın bekçileriydi ve güneşle beraber saklanacaklardı. Daha fazla hayaller alemine dalmamak ve içerideki leziz oraletimi soğutmamak için döndüm içeri, DEDE YOK! Yok olmuş! Hehe, namaza gitmiş canım, şakacı ben :)

Artık gün aydınlanmaya başladığına göre hadi dedik, doğurmaya gelmiştik. Limana indik, güneşin doğmasına yardım ettik. Nasıl yardım ettik? Orada durduk öyle laklak yaptık, rahatlattık güneşi :) Hava biraz pusluydu ilerilerde, çok da kızarmadı gökyüzü ama, alacakaranlığın moru ile güneşin zayıf turuncusu birleşince leziz bir şölen oldu bize.

Limanın az ilerisinde bulunan Rumeli Feneri Kalesi'ni de ziyaret etmezsek olmazdı tabi. Her ne kadar girişinde genelkurmay tarafından fotoğraf çekimi yasaklanmıştır ibaresi bulunsa da güneşten ateş yontan sert çocuklardık. Girdik, izledik, kaydettik, çıktık.



Doymadık, hadi dedik, aşağıdaki köye de gidelim. Bir güne iki kez güneşin doğuşunu sığdırabileceğimizi bilmiyorduk. Bir de oradan doğurduk güneşi. Günün aydınlanmasıyla beraber kurtadam köpüşler de sevimlileşmeye başlamıştı. Hatta öyle ki, kesin ve kararlı adımlarla hızlı hızlı üzerime gelip, eyvah saldıracak galiba diye düşündüren sütlü kahve renkli bir sultan tarafından sıcak bir kucakla karşılandım. Kaskım olmasa belki bir öpücük bile konduracaktı sultan köpüş :)


Özetle sevgili okuyucu, gecenin bir körü güneşi karşılamaya karar verirseniz, gidebileceğiniz en güzel yerdir Rumeli Feneri. Konfordan, süslü kahvaltı masalarından, klimalı araçlardan çok daha fazlasını burada bulabilirsiniz. Samimiyet, yıllardır tanıyormuşun gibi karşına dikilen sıcak karşılamalı yabancılar, dünyanın en lezzetli çayı/oraleti/böreği...

Hazır yeri gelmişken, ben bu şehrin yarım saat uzaklığında saklı huzurunu sevdiğimi söylemiş miydim?

Bu gezinin alternatif anlatımı ve daha fazla fotoğraf için: http://www.burakarub.com/istanbul-uyurken-gezileri-1/