Anasını atasını, danasını sıpasını...
Yıllar önce bu ülkenin pek çok şehrini gezme fırsatım oldu. Kısa sürede onlarca şehirde en az bir ay yaşadım. Pazarında gezdim, bakkalında muhabbet ettim, sokaktaki çocuğuyla oynadım, kavga edenlerini gördüm, el ele gezenlerini izledim. Hepsinin sosyal dokusu farklı, hepsinde ayrı bir kültür var her ne kadar aynı cumhuriyetin sınırları içinde olsa da.
3 sene sürdü bu farklı şehirlerin bir aylık yerlisi olma çabalarım. Proje bittiğinde elimde kalan tek bir şey vardı. Ankara'da yaşamak istemiyordum.
Çünkü ben bu şehrin ağır işleyen sistemini, insanlarının mutsuz suratlarını, ulaşımının çaresizliğini, belediye yönetiminin arabik kokusunu, çevre duyarsızlığını, kirli havasını, kışın ciğer koparan soğuğunu, yazın beyin uçurtan sıcağını, sınırlı alternatiflerini, özünü yaşamak isteyene gösteremediği toleransını, mahalle baskısını, güvensizliğini, grisini, eziyet haline gelen bürokrasisini sevmedim, sevemedim.
Güzelim okul günleri bitince mecburen atıldığımız iş hayatı yeterince enerjimizi sömürüyorken, en azından içinde yaşadığımız şehir bizimle barışık olsa da yüzümüz gülse...
Buydu düşündüğüm şeylerden biri de, Ankara'yı terk ederken. Gezdiğim onca şehri şöyle bir gözümden geçirdim, eski fotoğraflara baktım, kararımı verdim. Kalktım, İstanbul'a geldim.
Artık değişti cümlelerim. Ben bu şehrin yoğun iş fırsatlarını, hızlı hayatını, pratik ulaşımını, her zaman birden fazla olan çözüm yollarını, kolay halledilen kağıt işlerini, çevreye duyarlı insan yoğunluğunu, hepsinde olmasa da iki köşede bir gördüğüm 'bir kap mama, bir kap su'yunu, küpeli köpeklerini, semirmiş kedilerini, evet ya kedilerini, umulmadık sokaklardaki eğlenceli küçük dükkanlarını, bu dükkanlarda sürekli bir şeyler üreten zanaatkarlarını, ter atarak tırmandığın yokuşlarını ve tepenin başındaki manzarayı, çocuk parkındaki organik tarım bilgilendirme toplantılarını ya da tsm korolarını, sanat galerilerini, sokak galerilerini, sokak müzisyenlerini, sokak dansçılarını, adım başı bulabileceğin her ilgi alanına uygun öğreticilerini, yanıbaşımda ayakta duran tarihini, istiklaldeki çinçin tramvayını, gülhanedeki ucunu göremediğim ağaçlarını, alınması gereken her şeyin eminönünde bulunabilmesini, iklimine ayak uydurmuş sürü halinde yaşayan papağanlarını, yardıma ihtiyacı olan her canlı için kısa sürede organize olabilecek bir sürülerini bulabilme ihtimalini... Gider de gider.
İşin özü; beni sindirmeden ya da tükürüp atmadan onunla beraber yaşamama izin vererek, yanında bir de sınırsız güzelliğini cömertçe bana sunduğu için #benbusehrin ellerinden öpeyim!
Bu bir proje ve asıl amacı bana yaşadığım ya da yaşamak zorunda bırakıldığım şehire yönelik hislerimin farkına varmamı sağlamaktı.
Şimdi sana sorsam? Sen bu şehrin?
Al kalemi, yaz kağıda, yapıştır sevdiğin/sevmediğin neyse yanına.


benbusehrin@gmail.com
http://friendfeed.com/benbusehrin
https://www.facebook.com/benbusehrin
http://benbusehrin.tumblr.com/
https://www.facebook.com/groups/183670331721353/